Balkan Göçmenleri Platformu | BGP

Birim Alış Satış
ABD DOLARI 4.8365 ₺ 4.8452 ₺
EURO 5.6714 ₺ 5.6816 ₺
BULGAR LEVASI 2.8835 ₺ 2.9213 ₺
booked.net

Terk Et Topraklarını , Kavuş Vatanına

SİZİN KÖŞENİZ
Nasıl bir şeydi evini bırakıp, komşunla vedalaşıp, dostların arkadaşların hepsini bırakıp, akrabalarını, anneni, babanı, kardeşin… Toprağını bırakıp gitmek… Karşımda geçmişini bırakıp gitmiş, her şeyi bırakıp bir tren kupesi eşyayla Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş dört Türk var. Altını çiziyorum çünkü onlar Bulgar değil Türk, Bulgaristan’dan göçmüş Türkler. Bulgaristan’da hayatlarını Slivo Pole köyünde, 20’lı yaşlarına kadar geçirmiş ama ikinci sınıf vatandaş oldukları da hep hissettirilmiş ailem.

  Bursa’da evimdeyim. Aile eşrafı, halam ve eniştemde bizde.  Ailem 1989’da Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş. 89 yılına kadar Bulgaristan’da Türklere çeşitli asimilasyon programları uygulanarak, Türklükleri unutturulmaya çalışılmış. Babam bunu şöyle anlatıyor, “ İlk önce Tarih derslerinde Osmanlı barbar gibi gösterildi, öyle bir anlatıyorlardı ki daha o yaşlarda Türk olduğumuzdan nefret etmemiz isteniyordu. Sonraları Türkçe dersi de yavaş yavaş kaldırıldı öyle ki haftada 2 saat Türkçe dersi alırken ablamlar, ben hiç almadım” diyor. 

 Ekrem Eniştem lafa giriyor ve bu konuyla ilgili şöyle diyor “Bulgarların kanını kabartmak için Türkleri, Osmanlıyı hep barbar tanıttılar tarihte, Bulgarlara hep zarar vermişler gibi tarih yazmışlar. Bize bunun zararı şöyle oldu Bulgar arkadaşlarımızda sıkışınca sizin dedeleriniz bizim dedelerimize zarar vermiş öldürmüş diyordu ve böylelikle daha ilkokulda ayrışmalar başladı”. 

 Babam, saçları beyaz ve uzun olan karakaşlı, kara gözlü bir adam namı diğer Hüsmen Ağa. Ellerinde artık geçmeyen kara izler ve yaralar var, kaslı kolları, senelerdir değişmeyen kilosu o bir usta, makine kuruyor, makine tamir ediyor, araba tamir ediyor, marangozluk yapıyor elinden her iş geliyor, bence o yerli Einstein. Ona geri dönmeyi hiç düşündün mü dedim (dememeliydim) “ Asla” dedi “ Asla geri dönmeyi düşünmedim, ben inadım. Ben Bulgaristan’a geri dönseydim belki de hayatıma son verirdim birisi bir laf eder falan bende inat var bende gurur var” dedi. 

  Ailem Türkiye’ye geldiğinden hiç pişman değil fakat buraya geldiklerinde de toplumun bazı kesinleri tarafından sanki Müslüman değilmiş, sanki Türk değilmiş gibi kimi dışlıyor kimi kullanmaya çalışıyormuş. Bizde ufakken belli sıkıntılar çektik Bulgaristan göçmeni olmakla ilgili özellikle ablamlar ilkokul beşinci sınıfa kadar arkadaş edinmekte oldukça zorlanmışlar. Arkadaşları tarafından kabul görmemiş istenmemiş siz Bulgarsınız, Müslüman değilsiniz gibi sözlerle zanaatında bırakılmış. Annem buna şöyle bir örnek verdi “ maaşımızdan artırıp köşeye altın koyuyorduk ev yapacaktık.  Bir gün baktım ki altınlar yok ablanı çektik kenara okulda arkadaşına götürmüş arkadaşı olsun diye hediye etmiş, sonra ailesine söyleyip geri aldık ama burada o küçük yaşta çocuğun yaşadığı duruma bak arkadaş edinmek için ne yapıyor” dedi.

  Annem sarışın, gözleri bazen mavi bazen yeşil olan ama gözlerinin içi hep güler, Adı Güler bir kadın. O benim için biraz daha özel ve ayrı bu durumda çünkü o annesini, babasını, kardeşlerini bırakıp bir trende biri bir, diğeri iki yaşında 2 çocuğu kayınvalidesiyle beraber Türkiye’ye gelmiş. Hepsi üzülmüştür evini yurdunu bıraktı diye ama onun acısı daha büyüktü eminim. 3 sene önce ana annem öldü annem cenazeye bile gidemedi, çünkü Bulgaristan’a gitmek o kadar kolay değil çok üzüldü zaten senelerdir görmüyordu annesini cenazesine de gidememişti vedalaşamamıştı o yüzden ona ne hissettiğini sormaktan kaçınıyorum biliyorum ne hissettiğini.

   Ümmügül Halam Türkülüğünü ve Müslümanlığını yaşayan inançlı bir kadın Bulgaristan’da askerlik yapmış bir kadın. Nasıl bir şeydi diyorum buraya gelmek ne hissettin buraya gelirken şöyle cevaplıyor:

   “Yeniden doğmak gibi bir şeydi kızım, her şeyi geride bıraktık, hayatımızı geride bıraktık. 27 yaşındaydım ben geldiğimde enişten 32 yaşındaydı. O yaşlara kadar Bulgaristan’daydık Kurulu biz düzen, çalışma hayatımız vardı, hayallerimiz yıkıldı ve yeniden hayata tutunmaya başladık Türkiye’ye gelmemizle. Geçmişi silmek, bu korkuyla yeni bir hayata yeniden başlamak, tanımadığın bir yere göçmek… Kolay değil” dedi yüzünde gülümsemeyle fakat gözlerinde o yaşanmışlığın acısını hissedebilirdiniz inanın bana.

  Ekrem eniştem “Bizde dedelerimizden kalan bir özlem vardı, Anavatan özlemi vardı ve bu özlemden de hariç artık Bulgaristan’a bize çifte standart uygulandığı için bir kin bir nefrette vardı içimizde. Çifte standardı hayatımızın her yerinde yaşadık. Anavatan’a mutlaka gitmemiz lazımdı, bizim çektiklerimi çocuklarımızda çekmemeliydi” diyor ve şunları ekliyor:

  “Birinci Sınıfta başladığımda bir anket yapılıyordu büyüyünce ne olmak istediğimizle ilgili. Bizim Türk çocukları doktor, mühendis,  memur yazamıyordu, hayallerimiz küçüktü. Hep işçi sınıfında hayalleri vardı şoför, motorcu gibi işçi sınıfından hayalleri vardı bizde çocuklarımızın da böyle olmaması için gitmek istedik.” 

  Enişteme, nasıl hissetin peki diyorum sınırı geçtiğinde  “Kurtuluştu bizim için bu, hapishaneden çıkmış gibi hissetim, kuş gibi hissetim kendimi. Özgürlüğü hiç görmeden, 30 sene kapalı bir kutu içinde yaşadık. Avrupa’nın ismini geçirmek bile yasaktı, Türkçe konuşmak yasaktı birden bire çıkınca oradan geri dönmek ister mi insan? Bu memleket cennet gibi geldi bize. Bunu başka nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Buraya gelirken belli zorluklarda karşılaşacağımız biliyorduk, yabancı bir yere gidiyorsun, işin yok paran yok, çocuklar nerede kalacaklar ama eskiden gelen akrabalarımız vardı bir umut vardı hiç olmazsa yol gösterecek birileri vardı, birde en çok sevindirici olan şeyse anavatanımız Türkçe konuşuyor herkes yani bir şekilde hayatımızı kurabilirdik” diyor.

  Ailem buraya bir özlemle gelmiş ama geri dönenlerde olmuş tabii eniştem bununla ilgili “Geri dönenler oldu birilerinin işleri güzeldi kötü şartlar yaşamadığından dolayı geri döndüler ama biz bu özgürlüğü görünce oraya gidip tekrar bu çifte standardı yaşamak istemedik. Anavatan’a özlemimiz vardı zaten buraya gelmişken tekrar dönmek olmazdı” diyor.

  Nasıl bir şeydi o yolculuk neler oldu Bulgaristan’dan buraya gelen dek dedim halama bakarak gözleri parıldadı, gözlerinde özgürlüğün yolculuğunu anlatır gibiydi konuşurken. Arada duraksayıp o duygu geçişlerini sesinde hissetmenizi isterdim tekrar yaşıyor gibiydi o günleri. Şöyle girdi söze:  “Baban arabayla, annenler trenle geldiler bir kupe ne kadar eşya alıyorsa o kadar eşya ile gelebildiler. Biz 15 gün sonra yola çıktık bize o zaman yük vagonunda yer verdiler birer metrelik vagonlara eşyaları yükledikten sonra arabalarla konvoy halinde topladılar bizi ve sınır dışı ettiler. Konvoyun iki ucunda polis arabası var ve polis arabasını takip ediyoruz. Sınırı gecene kadar bir korku düştü içimize acaba bir dağ başına çıkartılıp öldürecekler mi diye çok şükür sınırı geçtik ama bize Türkiye hep kötü tanıtıldı. Eski viran evler var, elektrik yok, Türkiye geri kalmış bir yer, giyimden kuşamdan bir habermiş gibi tanıtıldı. Biz sınırı bir geçtik sabaha karşı saat 4 gibi Türkiye’de elektrik yok diyorlardı ama her yer ışıl ışıl, sabah oldu başladı memurlar vardiya değiştirmeye bayanlar öyle açık, modern giyimli biz beklemiyorduk öyle çünkü bize kadınların çalışmadığını söylüyorlardı. Biz şaşırdık böyle görünce eniştene dedim ki acaba biz, bize anlatılar Türkiye’ye mi geldik yoksa Amerika ya mı geldik çünkü Amerikan filmlerinde görüyoruz biz öyle arabaları, öyle yol boyunda tabelaları, reklam afişlerini. Hayret ettik tabi yabancı geldi oradaki yaşamlar buradaki yaşam farklıydı” dedi.

    Babama döndüm “baba Bulgaristan’da yaşadığın en acı şey neydi” dedim. Sormamış olmayı dilerdim çünkü bu soru benim için bu konuşmanın bitmiş olacağı anlamına geleceğini hiç düşünmedim. 

  Babam söze şöyle girdi:

  “İsimler değiştirilmeye başlandı ben o sıra askerdeydim ve ismimin değişmesini hiç istemiyordum ama asker koşulları zor.  Bir gün bizim taburu topladılar bir odaya masaya isimleri okunan geçip bir kâğıdı imzalayıp gidiyordu. Sıra bana geldi masaya geçtim kalemi elime aldım ama kâğıda bakmak nasip olmadı ki aklıma evdekiler geldi annem, annen… Duramadım orada çıktım. Akşam sayım başladı isimleri okudular ama benim ismimi okumadılar sonra ismi okunup cevap vermeyenler kalsın dediler ben çıkacaktım ki buraya gel dediler neden dedim. İsmini okuduk cevap vermedin dediler meğer 3 defa ardı ardına okunan “Dimo Davidof” benim yeni ismimmiş. Benimle beraber bir kişiyi daha tuttular. Çok dayak yedik, sabaha kadar dövdüler ben o gün ölmedim, ölesiye dövmelerine rağmen” dedi. 

  O anda babam hariç herkesin gözleri doldu. Babam uzaklara daldı ve yutkundu.

  Halam, isim değiştirme ve göç etmeleriyle ilgili şunları ekledi “Bizler büyüklerimizden hep göç kelimesini duyuyorduk. Burada misafiriz bir gün göç edeceğiz diyorlardı hâlbuki biz büyük Osmanlı’nın Avrupa’daki temsilcilerinin torunlarıydı. 1984 yılında Buradaki Müslümanlara bir asimilasyon kampanyası başlatıldı. Sadece yaşayanların değil ölülerin bile mezar taşlarında isimleri silindi.”

  İnsanlık dışı şeylerde yaşanmış ne yazık ki orada Türklere yapılanlar belki tarih boyunca hep yaşanmış, belki bir yerlerde hala bunu yaşayanlar var ama Halamın söylediği şu sözcük içimi yakıp geçiyor işte “ Bu dünya’da etnik nedenlerden dolayı daima bir yerlerde göç yaşanmış ve yaşanmaya devam ediyor. İnsan ötekileştirilmeden daima bir arada yaşasa daha iyi olmaz mı?”

 Keşke insanlar ötekileştirilmeden bir arada yaşayabilse...
Aylin ÖZTÜRK
Bursa

YORUM BIRAKIN