Balkan ülkeleri gezimizin Sırbistan durağındayız. Sırpların Beograd, yani Beyaz Şehir dedikleri Belgrad’da…
Tarihin, savaşların, kültürlerin ve medeniyetlerin iç içe geçtiği bu şehirde her adımda geçmişin izlerine rastlıyoruz.
Sırbistan’a girdikten sonra Belgrad’a doğru ilerlerken ilk dikkatimizi çeken, yol boyunca uzanan yemyeşil doğa ve düzenli şekilde ekilmiş meyve bahçeleri, tahıl ve sebze tarlaları oldu. Bereketli topraklar, bakımlı araziler ve yeşillikler bize Balkan coğrafyasının doğal zenginliğini bir kez daha hatırlattı.
Yol boyunca geçtiğimiz pek çok köyde cami minareleriyle kilise çan kulelerinin yan yana yükseldiğini gördük. Bu manzara, Balkanlar’ın yüzyıllardır farklı inançların ve kültürlerin bir arada yaşadığı coğrafya olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu.
BEYAZ ŞEHİR BELGRAD’DA OSMANLI’NIN İZİNDE...
Belgrad sokaklarında ilerlerken ise yakın tarihimizde yaşanan savaşın acı izleriyle karşılaştık. Rehberimiz Rıfat Destanoğlu, Yugoslavya’nın parçalanma sürecini ve yaşanan savaşları anlatırken, NATO bombardımanında ağır hasar görerek harabeye dönüşmüş Yugoslavya Oteli ile Slobodan Miloşeviç döneminin medya binasının hâlâ yıkık ve perişan hâlde durduğunu gördük. Bu yapılar, savaşın şehirlerin hafızasında nasıl derin izler bıraktığının sessiz tanıkları gibiydi.
Belgrad, bir yanda tarihî dokusunu koruyan eski şehir merkezi, diğer yanda çağdaş mimarinin hâkim olduğu yeni yerleşim alanlarıyla iki farklı yüzü bir arada barındırıyor.
Balkanlar’ın hangi şehrine gidersek gidelim, gözümüz ister istemez Osmanlı’dan kalan izleri arıyor. Belgrad’da da ilk durağımız, Osmanlı döneminde yaklaşık 250 caminin bulunduğu bu şehirde bugün ibadete açık tek cami olan Bayraklı Camii oldu.
Caminin geçmişi oldukça hüzünlü. 2004 yılında Kosova olayları sırasında yakılan cami, daha sonra onarılarak yeniden ibadete açılmış. Minaresinde dalgalanan, Osmanlı’nın Rumeli topraklarını simgeleyen iki ay yıldızlı yeşil bayrak ise bizlere geçmişten bir selam veriyor.
TARİHİN KALBİ: KALEMEGDAN...
İkinci durağımız, Sırpların Kalemegdan dedikleri Belgrad Kalesi. Rehberimizin anlatımıyla tarihin derinliklerine doğru yolculuğumuz başlıyor.
Roma döneminden itibaren farklı medeniyetlerin hâkimiyetine giren kale, her el değiştirişinde yeni bir mimari ve kültürel iz kazanmış. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1521 yılında Belgrad’ı fethetmesiyle birlikte kale çevresindeki bölge Kale Meydanı olarak anılmaya başlanmış.
Belgrad’da dikkatimizi çeken özelliklerden biri de şehrin yeşille bütünleşmiş olması. Geniş parklar, ağaçlarla çevrili yürüyüş yolları ve dinlenme alanları şehre ayrı bir güzellik katıyor. Yeşillikler arasındaki hayvanat bahçesi ve Ejderha Parkı da ziyaretçilerin ilgisini çeken yerler arasında.
Parkın girişinde, Osmanlı’nın Belgrad üzerindeki hâkimiyetinin sona erişini simgeleyen Anahtar Teslim Anıtı bulunuyor. 1876 yılında kentin anahtarlarının Sırplara teslim edilmesiyle ilişkilendirilen bu anıt, şehrin tarihindeki önemli bir dönüm noktasını hatırlatıyor.
Roma döneminden kalan kalıntıların arasından geçerek, Osmanlı döneminde kuleleri zindan olarak kullanıldığı için Zindan Kapı adı verilen kapıdan kalenin içine giriyoruz. Biraz ileride ise Despot Kapısı karşılıyor bizi. Bu kapının adı, Yıldırım Bayezid'in eşi Despina Hatun'un ağabeyi olan Sırp Despotu Stefan Lazareviç'ten geliyor.
TUNA VE SAVA’NIN BULUŞTUĞU YERDE BİR HÜZÜN...
Kalenin içinde ilerlerken Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktaya ulaşıyoruz. Önümüzde muhteşem bir manzara uzanıyor. Tuna'nın Romanya ve Bulgaristan yönüne doğru ağır ama güçlü akışını izliyorum.
Bir süre sessizce nehre bakıyorum. Bu manzara bana yalnızca doğanın güzelliğini değil, aynı zamanda tarih boyunca bu sulardan geçen orduları, göçleri, ayrılıkları ve yaşanan acıları da düşündürüyor.
Tam o sırada, yıllar önce bir büyüğümden dinlediğim şu dizeler geliyor aklıma:
Tuna boylarında sıra selviler
Tan yeli estikçe ağlarmış
Gül bahçelerinde baykuşlar öter
Şu viranelikler eski bağlarmış
Söğüt dallarında garip serçeler
Eski akın destanını heceler
Tuna ağlıyormuş bazı geceler
Göğsünde kefensiz yatanlar varmış.
Tuna'ya bakarken bu dizelerin anlamı daha da derinleşiyor. Sanki nehir, yüzyılların hikâyesini sessizce taşıyor. Balkanlar'ın ortak hafızasında yer etmiş göçleri, savaşları, sevinçleri ve ayrılıkları hatırlatıyor.
Kale gezimize devam ediyoruz. İstanbul Kapı, Sahat Kula adıyla bilinen Saat Kulesi, Mora Fatihi Damat Ali Paşa Türbesi, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın 1578 yılında yaptırdığı çeşme, Doğa Tarihi Müzesi ve Askerî Müze ziyaret ettiğimiz tarihî yapılar arasında yer alıyor.
Parkın sonuna geldiğimizde ise Belgrad'ın simgelerinden biri olan Pobednik, yani Zafer Anıtı karşımıza çıkıyor. Bir elinde kılıç, diğer elinde şahin tutan ve 14 metre yüksekliğindeki bu heykel, şehrin en dikkat çekici eserlerinden biri. Sırbistan'ın bağımsızlığını, Osmanlı hâkimiyetinden çıkışını ve Batı'ya yönelişini simgeleyen anıt, Sırp tarihinin önemli sembolleri arasında yer alıyor.
BELGRAD SOKAKLARINDA TARİH VE MODERN YAŞAM...
Belgrad yalnızca kaleleri, camileri ve tarihî eserleriyle değil, canlı şehir hayatıyla da dikkat çekiyor.
İstanbul'un İstiklal Caddesi'ni andıran Knez Mihailova Caddesi, şehrin en hareketli noktalarından biri. İnsanların yürüdüğü, kafelerin ve mağazaların sıralandığı bu cadde, Belgrad'ın modern yüzünü yansıtıyor.
Halk arasında At Meydanı olarak da bilinen Cumhuriyet Meydanı, Sırp Prensi III. Mihailo'nun at üzerindeki heykeli, Sırbistan Ulusal Müzesi, Belgrad Şehir Kütüphanesi, Delija Çeşmesi ve Aziz Mihail Katedrali ise şehirde görülmeye değer başlıca tarihî ve kültürel yapılar arasında bulunuyor.
Belgrad'da geçirdiğimiz gün boyunca bir kez daha gördük ki bu şehir, yalnızca Sırp tarihinin değil, Balkanlar'ın ortak geçmişinin de önemli bir parçası. Osmanlı'dan Roma'ya, farklı imparatorluklardan modern Avrupa'ya uzanan tarihî izler, şehrin her köşesinde kendisini hissettiriyor.
Yorgun ama yeni izlenimler ve anılarla dolu bir günün ardından otelimize dönüyoruz.
Yarın sabah yeni bir yolculuk başlıyor. İstikametimiz Bulgaristan…
Belgrad'dan ayrılırken aklımızda tarihî yapılar, Osmanlı'nın izleri, Tuna'nın ağır akışı ve o hüzünlü dizeler kalıyor.
Çünkü Balkanlar'da her şehir yalnızca gezilip görülecek bir yer değil; aynı zamanda geçmişimizi, ortak kültürümüzü ve hafızamızı yeniden keşfettiğimiz bir durak.
Durhan Güler
04.11.2026 Bursa




